Günümüz insanının ‘Allah korkusu’ kavramını derinlemesine keşfedin. Korkan bir Tanrı’dan çok, saygı, hayranlık ve sorumluluk bilincini içeren bu önemli kavramın modern yorumlarını ve ruhsal boyutlarını anlatan kapsamlı bir blog yazısı.
Günümüz İnsanı ve Allah Korkusu: Bir Endişe mi, Derin Bir Saygı mı?
Bir zamanlar “Allah korkusu” dendiğinde, zihnimizde hemen şimşekler çakar, ilahi gazabın ve cezalandırıcı bir kudretin gölgesi belirirdi. Toplumumuzda ve hatta kendi içimizde, bu kavram genellikle katı bir disiplinin, yasakların ve korkutucu bir yargının sembolü olarak algılandı. Ancak günümüz insanı, modern dünyanın getirdiği sekülerleşme rüzgarları ve bireysel sorgulamalarla birlikte, bu kadim kavramı farklı bir mercekten incelemeye başladı. Acaba “Allah korkusu” gerçekten de bir endişe kaynağı mı, yoksa daha derin, daha anlamlı bir saygı ve farkındalık biçimi mi?
Kavramın Kökenleri ve Yanlış Anlaşılmaları
“Korku” kelimesi, Türkçede genellikle bir tehlike karşısında duyulan endişe, ürkme veya dehşet hissini ifade eder. Dolayısıyla “Allah korkusu” tabiri de ilk bakışta Tanrı’nın gazabından veya azabından çekinme anlamını çağrıştırır. Tarih boyunca bazı dinî yorumlar da bu literal korkuyu ön plana çıkarmış, insanları günahlardan uzaklaştırmak ve itaate sevk etmek için bir motivasyon aracı olarak kullanmıştır.
Ancak İslam düşüncesinde “Allah korkusu” çok daha katmanlı bir anlama sahiptir. Arapçada korkuyu ifade eden farklı kelimeler bulunur ve her biri farklı bir nüansı barındırır. Örneğin, “Havf” daha çok bir tehlikeden çekinmeyi ifade ederken, “Haşyet” bilgiden kaynaklanan, azamet ve yücelik karşısında duyulan derin bir saygı, hayranlık ve ürperme halini anlatır.
İmam Gazali gibi büyük İslam alimleri, gerçek Allah korkusunun cehennem azabından duyulan basit bir korkudan öte, “Allah’ın azamet ve celali karşısında duyulan huşu ve hayranlık” olduğunu vurgulamıştır. Bu, evrenin muazzam düzeni, yaratılışın mükemmelliği ve ilahi kudretin sonsuzluğu karşısında insanın kendi acizliğini idrak etmesiyle ortaya çıkan bir duygudur. Bu korku, bir kölenin efendisinden duyduğu korkudan ziyade, bir çocuğun sevdiği ve saygı duyduğu ebeveynine karşı duyduğu, onu üzmekten çekindiği, derin bir hürmet ve sevgiyle harmanlanmış bir çekinmedir.
Bir diğer önemli terim ise “Takva”dır. Takva, sadece Allah’tan korkmak değil, aynı zamanda O’nun emirlerine uymak, yasaklarından kaçınmak suretiyle O’na karşı derin bir sorumluluk bilinciyle hareket etmektir. Bu, kişinin kendini Allah’ın hoşnutsuzluğundan koruması anlamına gelir ve bir tür “Allah bilinci” olarak da çevrilebilir.
Modern Dünyada Allah Korkusu: Azalan Bir Değer mi?
Günümüz dünyası, Aydınlanma’dan bu yana gelişen sekülerleşme süreciyle birlikte dinin toplumsal yaşamdaki etkisinin azaldığı, bireysel alana çekildiği bir dönemi yaşıyor. Bilim ve teknolojinin hızlı ilerlemesi, rasyonel düşüncenin yükselişiyle birlikte, geleneksel dinî anlatılar ve kavramlar sorgulanmaya başlanmıştır. “Allah korkusu” gibi kavramlar da bu sorgulamadan nasibini almış, bazı kesimlerce “ilkel” veya “geri kalmış” bir düşünce olarak etiketlenmiştir.
Toplumun giderek daha birey odaklı hale gelmesi, “ben merkezli” bir yaşam felsefesini benimsemesiyle (selfie kültürü örneğinde olduğu gibi), Tanrı’nın önemi bazı insanlar için azalmıştır. İnsanlar, kendi yeteneklerine ve iradelerine daha fazla güvenme eğiliminde olabilirler. Ayrıca, bazı dini anlatılardaki aşırı korkutucu cehennem tasvirleri veya ilahi cezalandırmalar, modern insanın ruhunda bir travma veya iticilik yaratabilir, hatta dini inançtan uzaklaşmaya yol açabilir.
Ancak bu durum, “Allah korkusu” kavramının tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez. Daha ziyade, onun algılanış biçiminde bir dönüşüm yaşanmıştır. Birçok modern mümin için “Allah korkusu”, bir ceza korkusundan çok, “Allah’ın rızasını kaybetme korkusu”, O’na karşı saygısızlık etme veya O’nun yarattığı düzeni bozma endişesi haline gelmiştir. Bu, insanın kendi ahlaki pusulasını şekillendiren, vicdanını diri tutan güçlü bir motivasyon kaynağıdır.
Haşyet: Derin Bir Saygı ve Sorumluluk Bilinci
Gerçek “Allah korkusu”, yani haşyet, Allah’ın varlığını, birliğini, kudretini, ilmini, iradesini ve tüm sıfatlarını idrak etmenin getirdiği bir hayranlık ve derin bir saygı halidir. Bu saygı, kişinin kendini O’nun karşısında küçük hissetmesine, kibirden uzaklaşmasına ve alçakgönüllü olmasına yol açar.
Bu duygu, kişiye şu hikmeti fısıldar: “Allah’tan korkan, hiçbir şeyden korkmaz.” Bu kadim söz, aslında korkunun objesini doğru yere konumlandırmakla ilgilidir. Şayet insan, sınırlı, aciz ve fani olan varlıklar yerine, her şeye gücü yeten, ebedi ve mutlak kudret sahibi olan Allah’a karşı bir saygı ve sorumluluk bilinci geliştirirse, dünya hayatındaki diğer korkuları (fakirlik, ölüm, başarısızlık vb.) önemini yitirir veya daha yönetilebilir hale gelir.
Bu tür bir “korku”, aslında bir özgürleşmedir. Bireyi, insanlardan gelecek eleştirilerin, maddi kaygıların veya dünyevi heveslerin esaretinden kurtarır. Allah’ın her şeyi gördüğü, bildiği ve her şeye şahit olduğu bilinci, kişiyi yalnız kaldığında bile kötülük yapmaktan alıkoyan, iyiye ve doğruya yönlendiren içsel bir denetim mekanizmasıdır.
Psikolojik ve Sosyal Boyutları
“Allah korkusu”nun modern insanın psikolojisi üzerindeki etkileri de çeşitlilik gösterir. Eğer bu korku, sadece cezalandırıcı bir Tanrı’dan duyulan dehşet olarak algılanırsa, bu durum bireyde kaygı, suçluluk hissi ve dini pratiklerden uzaklaşma eğilimi yaratabilir.
Ancak, kavramın haşyet boyutuyla ele alınması, birey üzerinde çok daha olumlu etkiler yaratır:
- Ahlaki Pusula: Allah’a duyulan saygı, bireyi dürüstlüğe, adalete ve merhamete sevk eder. Bu, toplumsal düzenin korunmasında ve bireysel erdemlerin gelişiminde önemli bir rol oynar.
- İç Huzur ve Güven: Allah’ın her şeye gücü yettiği ve her şeyi kontrol ettiği inancı, belirsizlikler ve zorluklar karşısında bireye bir güven ve huzur verir. “Allah’a tevekkül eden, asla yalnız kalmaz” inancı, modern insanın yoğun stres ve kaygı ortamında sığınabileceği güçlü bir limandır.
- Alçakgönüllülük ve Şükür: İnsan, evrendeki yerini ve Allah’ın azametini idrak ettiğinde, kibirden uzaklaşır, sahip olduğu nimetler için şükreder. Bu da daha dengeli ve tatmin edici bir yaşam sürmesine yardımcı olur.
- Bilgelik ve Anlayış: “Rab korkusu bilginin başlangıcıdır.” Bu İncil’deki Süleyman’ın Özdeyişleri’nden bir alıntı, İslam düşüncesinde de geniş yankı bulur. Hakiki bilgi ve hikmet, Allah’ın yaratışındaki düzeni, kudretini ve ilahi yasaları anlamaktan geçer. Allah’a duyulan saygı, kişiyi öğrenmeye, araştırmaya ve doğruyu aramaya teşvik eder.
Allah Korkusunu Yeniden Yorumlamak: Sevgiyle Harmanlanmış Bir Saygı
Günümüz insanının “Allah korkusu”nu daha sağlıklı bir şekilde anlaması için, bu kavramı mutlak bir dehşet yerine, derin bir saygı, hayranlık ve sorumluluk bilinciyle harmanlanmış bir sevgi olarak ele alması gerekir. Allah, sadece cezalandırıcı değil, aynı zamanda sonsuz merhamet, affedicilik ve sevgi sahibidir.
Bu, şu dengeyi kurmaktır: Allah’ın azabından korkarken, O’nun rahmetinden ümidi kesmemek (beyne’l-havf ve’r-recâ). Tıpkı sevdiğimiz birini kaybetmekten korktuğumuz gibi, Allah’ın sevgisini ve hoşnutluğunu kaybetmekten çekinmek, ancak aynı zamanda O’nun sonsuz affediciliğine ve merhametine güvenmektir.
Bu denge, bireyi felç eden bir korku değil, aksine onu daha iyi bir insan olmaya, çevresine faydalı işler yapmaya, adaletli davranmaya ve tüm yaratılmışlara karşı şefkat göstermeye motive eden dinamik bir güçtür. Modern insan, Allah korkusunu kendi içsel değer sistemiyle bütünleştirerek, anlam arayışında güçlü bir dayanak bulabilir.
Sonuç olarak, “Allah korkusu” kavramı, çağlar boyunca farklı şekillerde yorumlansa da, özünde ilahi kudret karşısında duyulan derin bir hürmet, sorumluluk bilinci ve bu bilincin getirdiği ahlaki bir duruşu ifade eder. Günümüz insanı için bu, sadece bir inanç meselesi değil, aynı zamanda kişisel gelişim, iç huzur ve toplumsal uyum için vazgeçilmez bir manevi ilham kaynağı olabilir. Korku kelimesinin yüzeyinin altında, aslında büyük bir sevgi ve teslimiyet yatmaktadır.
Bu, bir nevi, bir okyanusun azametinden korkarken, aynı zamanda onun derinliğine ve güzelliğine hayran olmak gibidir. Okyanusun gücü karşısında duyulan saygı, bizi ona saygılı davranmaya ve tehlikelerinden korunmaya yönlendirirken, aynı zamanda onun bize sunduğu dinginlik ve yaşam zenginliğine de şükretmemizi sağlar.